Otomobilin Başrol Olduğu 6 Unutulmaz Film
Arabalar, 60 Saniye, Asfaltın Kralları, Tam Gaz, The Italian Job ve Rush: otomobilin figüran değil başrol olduğu altı film, perde arkasındaki gerçek hikâyeler ve üç gecelik bir izleme planı.
Sinemada araba çoktur. Kahraman biner, kapıyı çarpar, gider. Ama bazı filmlerde otomobil taşıma aracı olmaktan çıkar ve hikâyenin kendisi olur: kamera ona bakar, kurgu onun ritmine uyar, seyirci onun için heyecanlanır. İşte otomobilin figüran değil başrol olduğu altı film ve her birinin otomobil kültürü hakkında sessizce anlattığı şeyler.
Bir araba ne zaman başrol olur?
Yönetmenlerin uzun zamandır bildiği bir şey var: otomobil, kamera için neredeyse kusursuz bir oyuncudur. Kendi sesi vardır, kendi yüzü vardır (farlar ve ızgara, insan beyninin refleks olarak yüz gördüğü bir düzendir), yaşlanır, yaralanır, susar. Bir aktörün on dakikada anlatacağı karakteri bir araba tek bir kapı sesiyle anlatabilir.
Ama her araba başrol değildir. Bir otomobilin gerçekten başrol sayılması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Birincisi, hikâyede bir işlevi olmalıdır: onsuz olay örgüsü yürümemelidir. İkincisi, bir kimliği olmalıdır; markası değil kişiliği, yani seyircinin onu diğerlerinden ayırt edebilmesi. Üçüncüsü ve en önemlisi, kaybedilebilir olmalıdır. Bir arabaya hiçbir şey olamayacaksa, o araba dekordur.
Aşağıdaki altı film bu üç şartı farklı yollardan sağlıyor. Kimi arabayı doğrudan konuşturuyor, kimi ona bir isim veriyor, kimi de onu bir insanın hayatını ödediği şeye dönüştürüyor. Sırayı senin verdiğin haliyle koruduk; birbirini tamamlayan bir okuma sırası olarak da çalışıyor.
Arabalar (Cars, 2006)
İçinde tek bir insan olmayan otomobil filmi
Listenin en cesur yapımı, arabaya rol vermekle yetinmeyip insanı tamamen sahneden çıkaran filmdir. Pixar imzalı Arabalar bir çizgi film gibi pazarlandı, çocuk filmi rafına kondu, oysa altında oldukça yetişkin bir konu duruyor: karayolu tarihinin bir ülkeyi nasıl yeniden çizdiği.
Filmin geçtiği Radiator Springs kasabası, Amerika'nın efsanevi 66. karayolu üzerindeki gerçek kasabaların bir toplamıdır. Bu kasabalar on yıllar boyunca yolun üzerinde oldukları için yaşadılar; benzinlik, lokanta, motel, tamirci. Sonra hızlı ve düz eyaletler arası otoyollar açıldı, trafik kasabaya uğramadan geçmeye başladı ve o kasabalar bir sabah kendilerini haritanın dışında buldu. Filmin bütün duygusu bu terk edilişten geliyor.
Karakter tasarımı da rastgele değil. Kasabanın yaşlı bilgesi Doc Hudson, 1950'lerin oval pist yarışlarının unutulmuş kahramanlarına açık bir selam. Onu seslendiren Paul Newman ise perdedeki ününden bağımsız olarak gerçek bir yarışçıydı ve 1979'da Le Mans'ta ikincilik kazanmıştı. Yani arabaya sesini veren adam, o arabanın anlattığı hayatı bizzat yaşamıştı.
Arabalar, hızın bir amaç değil bir bahane olduğunu anlatan nadir yarış filmlerinden biridir. Kahraman yavaşladığında kazanmaya başlar.
60 Saniye (Gone in Sixty Seconds, 2000)
Adı olan araba
Nicolas Cage'li 2000 yapımı film kâğıt üzerinde elli araba çalma hikâyesidir. Gerçekte ise tek bir araba üzerine kuruludur. Ekibin listesindeki her araca kadın kod adları verilir ve içlerinden biri, 1967 model bir Shelby Mustang GT500'den esinlenen Eleanor, kahramanın yıllardır beceremediği iştir. Film boyunca Eleanor bir araç değil, bir takıntıdır.
Bu, otomobil kültürünün en tanıdık duygusudur aslında. Neredeyse herkesin bir Eleanor'u vardır: yıllardır gözünün ucuyla takip ettiği, ilanlarına baktığı, alsa ne olacağını tam da bilemediği bir model. Filmin sevilme sebebi kovalamaca sahnesi değil, o duyguyu doğru teşhis etmesidir.
Bir de arkasında iyi bir hikâye var. Filmin 1974 tarihli orijinalini H.B. Halicki adında bir adam çekti; yönetmen, yapımcı, başrol ve dublör aynı kişiydi. Finaldeki kovalamaca yaklaşık kırk dakika kesintisiz sürer ve çekimler sırasında onlarca araç kullanılamaz hâle geldi. Bugünün ölçüleriyle bakınca amatör görünen o film, gerçek araçla gerçek sonuç fikrinin en saf örneklerinden biridir.
Asfaltın Kralları (Ford v Ferrari, 2019)
Yarış filmi gibi görünen mühendislik filmi
James Mangold'ın yönettiği ve Türkiye'de 15 Kasım 2019'da gösterime giren film, 1966 Le Mans 24 Saat yarışını anlatıyor. Görünürde iki markanın kavgası, gerçekte ise iki adamın hikâyesi: tasarımcı Carroll Shelby ve sürücü Ken Miles. Film iki dalda Oscar kazandı ve bu ödüllerin ikisi de kurgu ile ses tarafındaydı; yani filmin en güçlü olduğu yer, tam olarak arabayı seyirciye hissettirdiği yer.
Yazının konusu açısından asıl kıymetli tarafı şu: Asfaltın Kralları, bir yarışın pistte kazanılmadığını anlatan az sayıdaki filmden biri. Yarış atölyede kazanılır. Dayanıklılık yarışının mantığı hızdan çok süreklilik üzerine kuruludur; yirmi dört saat boyunca sürücüler değişir, araç defalarca servise girer, kazanan çoğu zaman en hızlı olan değil en az duran olur. Filmde fren takımının komple modül hâlinde değiştirilmesi fikri de bu mantığın somut örneği olarak anlatılır.
Finalde ise otomobil sporunun en tartışmalı sahnelerinden biri var. Şirket, üç aracın yan yana bitirmesini ister; sebebi zafer değil, fotoğraftır. Miles yavaşlar, ancak daha geriden başladığı için resmî galibiyet yarışta daha fazla mesafe kat etmiş sayılan takım arkadaşlarına yazılır. Miles birkaç ay sonra bir test sırasında hayatını kaybetti. Bu yüzden film bir zafer filmi gibi başlar, bir haksızlık hikâyesi olarak biter.
Le Mans, en hızlı arabanın değil, en az duran arabanın yarışıdır. Film bunu iki buçuk saatte anlatmayı başarıyor.
Tam Gaz (Baby Driver, 2017)
Sürüşün ritim işi olduğunu hatırlatan film
Edgar Wright'ın filmi Türkiye'de Tam Gaz adıyla gösterildi ve otomobil sahnelerine bambaşka bir yerden yaklaşıyor. Burada kovalamaca bir aksiyon sahnesi değil, bir müzik numarasıdır. Yönetmen önce şarkıyı seçmiş, sahneyi şarkıya göre yazmış; vites değişimleri, silecek hareketi, korna, lastik sesi, hepsi tempoya oturuyor. Açılış kovalamacasını bir kez ritme dikkat ederek izlersen bir daha eskisi gibi izleyemezsin.
Araç seçimi de bilinçli. Kahramanın kaçış aracı egzotik bir süper otomobil değil, sıradan görünen ama dört tekerlekten çekişli ve hızlı bir sedan. Kaçış sürücüsünün asıl ihtiyacı güç değil, göze batmamaktır; trafiğin içinde kaybolabilen bir araç, park hâlinde dikkat çekmeyen bir renk. Film bu detayla, otomobil seçiminin bir karakter beyanı olduğunu gösteriyor.
Bir de dürüst bir tarafı var: kovalamacaların büyük bölümü gerçek araçlarla ve gerçek sokaklarda çekildi. Bilgisayar destekli görüntünün her şeyi mümkün kıldığı bir dönemde, ağırlığın ve lastiğin gerçekten var olduğu sahneler seyirciye farklı geliyor. Bunun sebebi teknik değil fiziksel: gerçek bir aracın savrulmasında hesaplanamayan bir tereddüt vardır ve göz bunu fark eder.
The Italian Job (1969)
Küçük arabanın büyük iş yaptığı film
Michael Caine'li 1969 yapımı film, otomobil sinemasının en akıllı fikirlerinden birine sahip. Bir altın soygunu vardır, Torino'nun bütün trafiği kilitlenir ve kaçış aracı olarak üç küçük Mini Cooper S kullanılır: kırmızı, beyaz ve mavi, yani bir İngiliz bayrağı. Bu üç araba merdivenlerden iner, çatı katındaki test pistine çıkar, alışveriş galerisinin içinden ve kanalizasyon tünellerinden geçer.
Buradaki fikir basit ama kalıcı: küçük olmak bir eksiklik değil, bir üstünlük olabilir. Filmden önce büyük ve güçlü olan kazanırdı, film bunu tersine çevirdi. Mini'nin enine yerleştirilmiş motoru ve dört köşeye itilmiş tekerlekleri sayesinde dışarıdan küçük, içeriden kullanışlı ve dönüşlerde inatla yere yapışan bir araç ortaya çıkmıştı; senaryo tam olarak bu mühendislik kararının üstüne kurulu.
Filmin 2003 yapımı yeniden çevrimi Türkiye'de İtalyan İşi adıyla bilinir, olay Los Angeles'a taşınır ve bu kez modern MINI Cooper S kullanılır. Yeni versiyon daha pürüzsüz, daha hızlı, daha gösterişli. Ama otomobil meraklılarının kalbinde hâlâ 1969 sürümü duruyor, çünkü orada arabalar gerçekten yoruluyor.
Rush (2013)
İki sürücü, iki felsefe
Ron Howard'ın filmi 1976 Formula 1 sezonunu, James Hunt ve Niki Lauda arasındaki rekabet üzerinden anlatıyor. Yazının içindeki en az arabaya, en çok insana bakan film bu; ama tam da bu yüzden otomobil kültürüne en çok şey söyleyen film olabilir. Çünkü sahadaki iki adam iki ayrı otomobil felsefesini temsil ediyor.
Hunt içgüdüyle sürer, riski hikâyenin tuzu sayar, arabayı hisseder. Lauda hesaplar; kurulumla, veriyle, hazırlıkla ilgilenir, bir arabanın kaç saniye kazandırdığını değil kaç riski taşıdığını sorar. Sezonun ortasında Nürburgring'de yaşanan ağır kaza ve Lauda'nın altı hafta gibi kısa bir sürede pistlere dönmesi, filmi bir yarış hikâyesi olmaktan çıkarıp bir irade hikâyesine dönüştürüyor.
Sezon Japonya'da, sağanak altında düzenlenen kapanış yarışında biter. Lauda yağmurun riskini kabul etmez ve devam etmez, Hunt şampiyonluğu son derece küçük bir puan farkıyla alır. Filmin asıl sorusu da burada: cesaret nerede biter, sorumluluk nerede başlar. Bugün otomobillerde standart hâle gelmiş pek çok güvenlik kararının arkasında, tam olarak bu soruyu yüksek sesle sormaya başlayan bir kuşak var.
Altı filmin ortak sırrı
Bu filmleri arka arkaya izlediğinde ortak bir yön fark ediliyor: hiçbiri arabayı süs olarak kullanmıyor. Arabalar bir kasabanın hafızası, 60 Saniye bir takıntı, Asfaltın Kralları bir mühendislik inadı, Tam Gaz bir ritim, The Italian Job bir zekâ gösterisi, Rush ise bir felsefe farkı üzerine kurulu. Araç her seferinde hikâyenin taşıyıcısı, dekoru değil.
İkinci ortak nokta daha teknik. Bu filmlerin hepsinde, farklı ölçülerde de olsa gerçek araç ve gerçek sonuç var. Bir aracın bir şeye çarpması gerektiğinde gerçekten çarpıyor. Seyirci bunu bilmez ama hisseder, çünkü ağırlığın kendine has bir gecikmesi vardır ve o gecikme taklit edildiğinde kulağa doğru gelmez.
Bir arabanın başrol olması için konuşması gerekmez. Kaybedilebilir olması yeter.
Listeye çok yaklaşanlar
Altı film hiçbir zaman yeterli olmuyor. Aynı ligde oynayan ve bir sonraki izleme listesine yazılmayı hak eden birkaç yapım daha var: San Francisco tepelerindeki kovalamacasıyla türün kurucu metni sayılan Bullitt (1968), Steve McQueen'in neredeyse belgesel disipliniyle çektiği Le Mans (1971), tek bir arabanın Amerika'yı boydan boya geçtiği Vanishing Point (1971), araca kötü karakter rolü veren Christine (1983), Paris tünellerindeki kovalamacasıyla Ronin (1998), bütün bir filmi konvoy hâlinde kurgulayan Mad Max: Fury Road (2015) ve sessizliğiyle etkileyen Drive (2011).
Kurgu dışına çıkmak istersen belgesel tarafı da güçlü. Ayrton Senna'nın hikâyesini arşiv görüntüleriyle anlatan Senna (2010), yarış sinemasının duygusal etkisini kurmaca kullanmadan yakalayan nadir örneklerden biri.
Üç gecelik bir izleme planı
Bu altı filmi tek gecede izlemek yerine üçe bölmek daha iyi çalışıyor, çünkü her ikili birbirini besliyor.
Birinci gece: keyif
The Italian Job ve Tam Gaz. İkisi de soygun etrafında dönüyor, ikisi de kaçış sürüşünü bir zekâ ve ritim oyunu olarak kuruyor. Aradaki elli yıl, aynı fikrin nasıl modernleştiğini gösteriyor.
İkinci gece: gerçek hikâye
Asfaltın Kralları ve Rush. İkisi de yaşanmış olaylara dayanıyor, ikisi de yarışın romantik tarafını anlattıktan sonra bedelini gösteriyor. Arka arkaya izlendiğinde motor sporlarının 1960'lardan 1970'lere nasıl değiştiğini de anlatıyorlar.
Üçüncü gece: tutku
Arabalar ve 60 Saniye. Biri arabayı sevmenin çocukluktaki hâli, diğeri yetişkinlikteki hâli. Aynı duygu, iki farklı yaş.
Bu filmlerin hiçbiri aslında araba hakkında değil. Arabalar bir kasabanın unutulmasını, 60 Saniye bir kardeşi, Asfaltın Kralları bir adamın hakkının yenmesini, Tam Gaz kaçmayı, The Italian Job kurnazlığı, Rush ise ölümle burun buruna yaşamayı anlatıyor. Otomobil bütün bu hikâyelerde araç değil, ayna.
Belki de sinema arabayı bu yüzden bu kadar seviyor. Bir insanın nasıl biri olduğunu anlatmanın en kısa yolu, onu bir arabanın direksiyonuna oturtmaktır. Nasıl kalktığı, ne zaman frene bastığı, kimin için durduğu, hangi arabayı seçtiği. Perdedeki karakteri tanımak için repliğe gerek kalmaz.
Ve bu, sadece filmler için geçerli değil. Kendi arabanı düşün: neden onu seçtin, hangi anlarda onu gerçekten sevdin, hangi yolculuk aklında kaldı. Muhtemelen aklına gelen şey beygir gücü değil. Zaten mesele hiçbir zaman o değildi.